Genel Cerrah Prof. Dr. Ahmet Dağ, her 8 kadından birinin meme kanserine yakalanma riski taşıdığını vurgulayarak, “Kanserin yanında iyi huylu meme kitlelerinin de sayısı çok fazla arttı ve yaş düştü. Direkt kanserle ilgili olmasa da meme kitleleriyle 20-25 yaş arasında hasta beklerken, 11-12 yaşında kocaman kitlelerle hastalar gelmeye başladı” dedi.
Meme kanseriyle ilgili İHA muhabirine açıklamalarda bulunan Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi, meme ve endokrin cerrahı Prof. Dr. Ahmet Dağ, meme kanserinin kadınlarda en sık görülen kanser türü olduğunu söyledi. Artık bu kanser türüyle çok sık karşılaştıklarını ve vaka sayısının her geçen gün arttığını belirten Dağ, “Yaş grubu da giderek düşüyor. 40-44 yaş arasında bir yoğunluk söz konusu. Bu yaşlarda ciddi bir artış görüyoruz. Böyle olunca da tedavide beklentiler de değişiyor. Çünkü genç nüfus, genç kadınlar özellikle memenin korunmasını istiyor. Korunmasa da yerine yeni meme, onkoplastik dediğimiz cerrahi tekniklerinin kullanılmasını istiyor. Bu bağlamda genç meme kanserleriyle uğraşırken, cerrahi yöntemlerimiz de bu yöne doğru kaydı. Aslında cerrahi seçenekleri 15-20 yıl önce daha çok memeyi alma yönündeydi ama şimdi ise memeyi daha çok koruyabilirsek koruyoruz, koruyamazsak yerine yeni meme yapabiliyoruz” diye konuştu.

”Artık kolay kolay meme kanserinden hasta kaybetmiyoruz”
Genç kadınlarda bu hastalığının daha agresif seyrettiğinin altını çizen Dağ, “Genç olunca sanki bu kanseri daha kolay atlatabilir gibi gözüküyor ama tam tersi bir durum söz konusu. Ancak bu kadar yaygın bir hastalık olunca bu sefer de tedavi seçeneği de araştırma da çok. Bu yüzden artık kolay kolay meme kanserinden hasta kaybetmiyoruz. Hastalar bize zamanında geldiğinde, hiçbir sıkıntı çıkmadan memeyi de koruyarak bu hastaları iyileştiriyoruz. Hasta eğer çok çok geç kalmamışsa büyük oranda hayatta tutuyoruz. Bakanlığımızın bu konuda çalışmaları çok iyi. Kanserin belirgin şeyleri var. Hasta kanser olduğunda bize kitleyle geliyor. Bizim istediğimiz ise daha bu kitle gelişmeden taramayla bunun adını koyması. Burada kullandığımız araçlar mamografi ve meme ultrasonu. Tarama için mamografiyi 40 yaşı üstünde başlatıyoruz. Ultrasonu ise her yaşta yapılabilir. Mamografinin erken teşhiste ciddi anlamda faydası var. Hastalar radyasyondan korkuyor ama bu ciddi oranda değil. Bir uçakla Avrupa uçuşu kadar radyasyon alıyorsunuz. Ancak bu yöntemin faydası çok fazla. Öte yandan meme MR gündeme girdi. Meme MR’ı gerekli hastalarda kanser yaygın mı onu gösteriyor. Meme kanseri tedavisi 3 basamaklı cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi şeklinde. Hastalar kemoterapiden de ürküyorlar ama yeni nesil ilaçlar ciddi yan etkiler göstermiyor. Işın tekniği çok ilerledi ve faydası çok fazla. Memeyi koruduğumuz her hastanın ışınlanması lazım” ifadelerini kullandı.

”11-12 yaşında kocaman meme kitleleriyle hastalar gelmeye başladı”
Her sene yeni vakaların eklendiğini söyleyen Dağ, “8 kadından biri, yaşamı boyunca meme kanserine yakalanma riskiyle karşı karşıya. Yaş grubu dediğimiz gibi aslında ileri yaş hastalığı gibi gözüküyordu ama artık 40-44 yaş yoğunlukta olmakla birlikte benim 21 yaşında hastam var. İyi huylu meme kitlelerinin de sayısı çok fazla arttı ve yaş grubu oldukça düştü. Bunlar direkt kanserle ilişkili değil ama memede kitleyle 20 ile 25 yaş arasında beklerken, 11-12 yaşında kocaman kitlelerle hastalar gelmeye başladı. Burada yenilen, içilen, organik olmayan, hormon içerdiğini düşündüğümüz yiyeceklerden kaynaklanıyor. Doğulu yaşam biçimi biraz daha koruyucu oluyor. Batıda giderek vaka sayısı artıyor. Bu dünyada da öyle, bizim ülkemizin batısında da öyle. 30 yaş öncesi doğum yapmanın, emzirmenin faydası belirtiliyor ama benim 6 doğum yapıp hatta 9 doğum yapıp 3 yıl emzirip, yine de meme kanseri olan hastam var. Yani doğum yaptım beni koruyacak diye bir şey yok. Ancak doğum yapmamış, emzirmemiş, 40’lı yaşlı bayanda kitle gördüğümüzde ürküyoruz. Tabi ki ama oranlar bunu söylüyor. Batılı tip yaşam tarzı işleri bozuyor. Geç doğum yapmak, az emzirmek, alkol kullanımı, obezite bu riski artıyor. Egzersiz, stresten uzak durmak kadınları koruyabilir. Tabi bizim asıl hedefimiz erken teşhis. Erken teşhis oldu mu sanki bunu iyi huylu bir kitle gibi halledebiliriz” dedi.
Normalde meme kanseri saptanma yaşı 50’dir. Ancak artık günümüzde 30’lu, 20’li yaşlarda sık görülmeye başladı. Hatta 15 yaşında kanser olmasa da memede büyük kitlelere yol açmış iyi huylu tümörler görmeye başladık” dedi.
Meme kanseriyle ilgili açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Ahmet Dağ, meme kanserinin kadınlarda görülen en sık kanser türlerinden biri olduğunu ifade etti. Eskiden 12 kadından birinde görülen meme kanserinin artık her 8 kadından birinde görüldüğünü kaydeden Dağ, “Bu sayı giderek artıyor. Hem yaş aralığı düşme şeklinde hem de her yıl yeni vaka sayısı artıyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık 30 binin üstünde yeni vaka bildiriliyor. Rakamlar dünyada da aynı şekilde doğudan batıya gittikçe bu rakamlar artıyor” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUK DOĞURMA YAŞININ 25’İN ALTINDA OLMASI CİDDİ ANLAMDA KORUYUCU”
Doğu illerinde meme kanseri vakalarının az görüldüğünü vurgulayan Dağ, “Bunda tabi sosyoekonomik düzey arttıkça en önemli konulardan biri olan doğurma. Genelde batılı ülkelerde doğurma daha geç yaşta olduğu için bu da suçlanabilecek etkenlerden birisidir. Beslenme türü etkili olabiliyor. Batıda yine çalışan kadın sayısı fazla ve emzirme daha az oluyor. Koruyuculuk için en az 12 ay emzirme gerekiyor ama çalışan bir bayanın 6 aydan fazla emzirmesi mümkün olmuyor. Çocuk doğurma yaşının 25’in altında olması ciddi anlamda meme kanserinden koruyucu. Batıya gidildikçe doğurma yaşı ilerledikçe meme kanseri riski otomatikman artmış oluyor” diye konuştu.

”ARTIK 30’LU, 20’Lİ YAŞLARDA MEME KANSERİNİ GÖRMEYE BAŞLADIK”
Normalde meme kanserini saptama yaşının 50 olduğunun altını çizen Dağ, “Türkiye’de artık 40’lı yaşlarda benim çok fazla hastam var. Artık çoğunluğu bu grup oluşturmaya başladı. Bunun yanında 40 yaş altı normalde çok gözükmez derken 30’lu, 20’li yaşlarda hastalar sık görülmeye başladı. Hatta 15 yaşında kanser olmasa da memede büyük kitlelere yol açmış iyi huylu tümörler görmeye başladık sıklıkla.
Yaş ortalaması giderek düşüyor. Tam olarak ispatlanamamış ama organik beslenme, hormonların etkisi ve stresli yaşam bunları tetikliyor. Erken yaşta görülme sıklığındaki artıştaki 2. faktör teknolojinin gelişimini ön görebiliriz. Artık erken teşhis olduğu için, hasta semptom vermeden taramalar yapıldığı için de erken yaşta artmış gibi gözüküyor olabilir. Yine erken teşhis önemli. Olabildiğince erken doğurma ve emzirme öneriyoruz. Tabi ki 6 çocuk doğurup, 8 çocuk doğurup 2 yıl emzirdiği halde meme kanseri olan hastalarımız var. Burada hastalar neden benim başıma geldi diyebiliyor. Tabi yüzde 80 hasta ailesinde hiç öykü olmadan başvuruda saptanıyor. Her zaman genetik sorumlu olmuyor” şeklinde konuştu.


”KADINLAR 20’Lİ YAŞLARDA KENDİ KENDİNİ MUAYENEYE BAŞLAMALI”
Kadınların 20’li yaşlarda kendi kendine muayeneye başlaması gerektiğine dikkat çeken Dağ, “Eğer hastada tümör şüphesi varsa hasta 20’li, 30’lu yaşlarda da mamografi çekilebilir. Mamografi özellikle 40’lı yaşlarda erken teşhis için en önemli bir araç. Çok düşük bir ışık alınıyor. İnsanlar mamografiden de sakınıyor. Ancak bir mamografinin vereceği zararla bir şey olma ihtimali yolda başınıza bir uçak düşme ihtimaliyle aynı oranda. O yüzden 40’lı yaşlara gelindiğinde mamografi çektirmekte fayda var. 20’li 30’lu yaşlarda kendi kendini muayene, bir kitle saptanırsa önce hekim muayenesi, ardından ultrason. Eğer ultrasonda şüpheli bir şey olursa biyopsi. Bu biyopside de iğne biyopsisini öneriyoruz. Çünkü iğne biyopsisi ile kötü bir şey saptanırsa memeyi koruma şansımız oluyor. Artık eskisi kadar her gelen hastanın memesini almıyoruz, meme korunabiliyor. Üniversite olarak takiplere uymuş, bu sayede erken teşhis sağlamış hastayı memeyi koruma ve yeni meme yapma ile ödüllendirmek gerektiğini söylüyorum. Her hastama da bu şekilde bu planı yapıyoruz. Tabi geç kalındığında da memeyi almak gerekiyor. Ancak artık kolay kolay hastaları meme kanserinden kaybetmiyoruz. Yeter ki erken teşhis olsun” dedİ

Doç. Dr. Ahmet Dağ, tiroid hastalığının normalde 10 kişiden birinde nodüllü olduğunu ifade ederek, “Ancak bu sayı son yıllarda arttı. O yüzden tiroid hastalığından korunmak için diyet önemli. Özellikle tiroid nodülü olanlara dere otunu çok öneriyoruz. Bazı hastalarda nodüllerin küçüldüğünü gördük. Tiroid bezlerinin iltihaplanmasına yani haşimatosu olanlara selenyum çok faydalı olduğu için badem, ceviz gibi yiyecekleri bol tüketmesini öneriyoruz” dedi.
Tiroid hastalığı ve kanseriyle ilgili İHA muhabirine açıklamalarda bulunan Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Dağ, tiroid hastalıklarının toplumda beklenenden artık çok fazla görüldüğünü söyledi. Normalde 10 kişiden birinde tiroid nodülü çıkma ihtimali olduğunu belirten Dağ, “Bu ancak bilinenden çok fazla. Bizim yaptığımız incelemelerde yüzde 50 yüzde 60’lara varan nodül öyküsü var. Tiroid hastalığı nodüllü olabilir, nodülsüz zehirli guatr olabiliyor ya da tiroit iltihabı yani haşimato şeklinde olabiliyor. Haşimato hastalığı dediğimiz hastalık, normal vücudu koruyan antikorlar tiroid dokusunu tanımıyor ve oraya saldırıyor. Bir süre sonra tiroid hastalandığı için hormon üretememeye başlıyor. Sıkıntı nodüle neden olabiliyor ya da düşük ihtimal ama kanserleşme riski oluyor” şeklinde konuştu.

“TİROİD NODÜLÜ KANSER AÇISINDAN ÇOK DAHA FAZLA RİSKLİ OLABİLİYOR”


Bir tiroid nodülünün kanser açısından çok daha fazla riskli olabildiğinin altını çizen Dağ, “Toplumun yüzde 10’unda görülme riski varken, bunların hepsinin kanser çıkma riski oluyor. O yüzden mutlaka nodülü olan bir hastada biyopsi şart. İğne biyopsisi dediğimiz ince bir iğneyle yapılan bir biyopsi. Halk arasında yanlış bilinen bir şey var. İşte bıçak deyince kötüleşir diye. Oysa biyopsi dünyanın yaptığı bir şey. Ancak öyle adı konulur. Burada ortaya koymaya çalıştığımız şey o nodüldeki kanser riski. Kanser riski düşükse, iyi huylu olduğunu ispat etmişsek nodülü takip edebiliyoruz. Eğer yüksek ise ve şüpheliyle cerrahi gerekebilir. Her nodül ameliyat demek değil ama her nodül riskli gözüküyorsa ultrasonda biyopsi yapmak lazım. Yine halk arasında yanlış bilinen bir konu da, benim kan tahlilime bakıldı, tiroid hastalığım yokmuş deniliyor. Bu yanlış. Çünkü ultrason yapmadan tiroidde nodül var mı yok mu bilmek mümkün değil. Toplumda çok fazla olduğu için mutlaka ultrason yapmak lazım. Nodül çıkınca da biyopsi yapmak lazım” ifadelerini kullandı.

“TİROİD NODÜLÜ OLANLARA DERE OTU ÖNERİYORUZ”


Tiroid hastalığı ameliyatlarının eskisi gibi korkulur bir ameliyat olmadığını vurgulayan Dağ, “Artık anestezi çok ilerledi, masada kalma diye bir şey yok. İkincisi ses kısıklığı sorunuydu. Bunun içinde özel alet kullanıyoruz. Bu sayede ses tellerinin yaralanma riskini yüzde 1’lerden aşağı düştü. Kolay kolay ses kısıklığı olmuyor. Hastalar 1 gece yatıyor ve normal hayatına dönüyor. Diyet önerileri çok önemli. Özellikle tiroid nodülü olanlara dere otunu çok öneriyoruz. Nodüllerde küçülme yaptığı gördüğümüz hastalar var. Tam tersi haşimato ve nodülü olanlara lahana, turp, karnabahar, brokoli gibi yiyecekleri tüketmemesini söylüyoruz. Haşimatosu olanlara yine selenyum çok faydalı, o yüzden badem, ceviz bunları bol tüketmesini öneriyoruz” dedi.

“KARADENİZ BÖLGESİ CİDDİ DERECEDE RİSKLİ”


Bu hastalıktan korunmak için tam bir yöntem olmadığını dile getiren Dağ, sözlerini şöyle tamamladı:
”Nodül çok bağımsız. Genetik yapı çok önemli. Yediğimiz, içtiğimiz her şeyde hormon var. Bizim bölgemiz özellikle Çukurova Bölgesi’nde troid hastalığını çok fazla görüyoruz. Özellikle kanser vakaları da fazla. Radyasyona maruz kalma, Çernobil’den dolayı Karadeniz bölgesi ciddi derecede riskli. Yine radyasyon ünitelerinde çalışan kişilerde, radyoloji ünitelerinde çalışan kişilerde bu oranlar yükseliyor, bunları net gözlemliyoruz. Önüne geçmek belki zor ama olduğunda korkmaya gerek yok. Tiroid kanseri belki de vücudun en iyi kanseri ve çok rahat mücadele ettiğimiz kanser türlerinden. Ameliyat ediyorsunuz, en fazla bir atom tedavisi alıp, kurtuluyor. Geç kalınmasa hiç değilse ölümcül seyretmiyor. Bazen çok hızlı ilerliyor ve belki o zaman hastayı kaybedebiliriz. O da yüzde 1 civarında. Yüzde 99 hasta ameliyatla kurtuluyor.”

TİROİD NODÜLÜ KANSER AÇISINDAN ÇOK DAHA FAZLA RİSKLİ OLABİLİYOR”

Bir tiroid nodülünün kanser açısından çok daha fazla riskli olabildiğinin altını çizen Dağ, “Toplumun yüzde 10’unda görülme riski varken, bunların hepsinin kanser çıkma riski oluyor. O yüzden mutlaka nodülü olan bir hastada biyopsi şart. İğne biyopsisi dediğimiz ince bir iğneyle yapılan bir biyopsi. Halk arasında yanlış bilinen bir şey var. İşte bıçak deyince kötüleşir diye. Oysa biyopsi dünyanın yaptığı bir şey. Ancak öyle adı konulur.
ULTRASON YAPMADAN VAR MI YOK MU BİLMEK MÜMKÜN DEĞİL
Burada ortaya koymaya çalıştığımız şey o nodüldeki kanser riski. Kanser riski düşükse, iyi huylu olduğunu ispat etmişsek nodülü takip edebiliyoruz. Eğer yüksek ise ve şüpheliyle cerrahi gerekebilir. Her nodül ameliyat demek değil ama her nodül riskli gözüküyorsa ultrasonda biyopsi yapmak lazım. Yine halk arasında yanlış bilinen bir konu da, benim kan tahlilime bakıldı, tiroid hastalığım yokmuş deniliyor. Bu yanlış. Çünkü ultrason yapmadan tiroidde nodül var mı yok mu bilmek mümkün değil. Toplumda çok fazla olduğu için mutlaka ultrason yapmak lazım. Nodül çıkınca da biyopsi yapmak lazım” ifadelerini kullandı.

“TİROİD NODÜLÜ OLANLARA DERE OTU ÖNERİYORUZ”

Tiroid hastalığı ameliyatlarının eskisi gibi korkulur bir ameliyat olmadığını vurgulayan Dağ, “Artık anestezi çok ilerledi, masada kalma diye bir şey yok. İkincisi ses kısıklığı sorunuydu. Bunun içinde özel alet kullanıyoruz. Bu sayede ses tellerinin yaralanma riskini yüzde 1’lerden aşağı düştü. Kolay kolay ses kısıklığı olmuyor. Hastalar 1 gece yatıyor ve normal hayatına dönüyor. Diyet önerileri çok önemli. Özellikle tiroid nodülü olanlara dere otunu çok öneriyoruz. Nodüllerde küçülme yaptığı gördüğümüz hastalar var. Tam tersi haşimato ve nodülü olanlara lahana, turp, karnabahar, brokoli gibi yiyecekleri tüketmemesini söylüyoruz. Haşimatosu olanlara yine selenyum çok faydalı, o yüzden badem, ceviz bunları bol tüketmesini öneriyoruz” dedi.

“KARADENİZ BÖLGESİ CİDDİ DERECEDE RİSKLİ”

Bu hastalıktan korunmak için tam bir yöntem olmadığını dile getiren Dağ, sözlerini şöyle tamamladı:
“Nodül çok bağımsız. Genetik yapı çok önemli. Yediğimiz, içtiğimiz her şeyde hormon var. Bizim bölgemiz özellikle Çukurova Bölgesi’nde troid hastalığını çok fazla görüyoruz. Özellikle kanser vakaları da fazla. Radyasyona maruz kalma, Çernobil’den dolayı Karadeniz bölgesi ciddi derecede riskli. Yine radyasyon ünitelerinde çalışan kişilerde, radyoloji ünitelerinde çalışan kişilerde bu oranlar yükseliyor, bunları net gözlemliyoruz. Önüne geçmek belki zor ama olduğunda korkmaya gerek yok. Tiroid kanseri belki de vücudun en iyi kanseri ve çok rahat mücadele ettiğimiz kanser türlerinden. Ameliyat ediyorsunuz, en fazla bir atom tedavisi alıp, kurtuluyor. Geç kalınmasa hiç değilse ölümcül seyretmiyor. Bazen çok hızlı ilerliyor ve belki o zaman hastayı kaybedebiliriz. O da yüzde 1 civarında. Yüzde 99 hasta ameliyatla kurtuluyor.”